Bregeal - Tarihe Göre Filtrelenen Öğeler Nisan 2017
Pazar, 30 Nisan 2017 00:01

ÖZGÜRLÜK

 

Bir evde bir kedi ile bir köpek yaşarmış.

Köpek sürekli kediyi kıskanır, durmadan kovalarmış.

Kedi de kaçar ve köpeği sinir edermiş.

 

Bir gün yine kedi kaçarken;

-Sıkıyorsa yakala beni köpek efendi,

Senin cüssen beni kovalayamaz belli, demiş.

 

Köpek:

-Sen öyle san pisicik hanım...

Seni yakalamak çok kolay canım, demiş.

 

Kedi kaçmaya devam ederken mutfağa girmiş.

Kapana kısılan kedi başlamış dil dökmeye:

-Aman köpek efendi tasmanız olayım,

Bir daha sizi sinir etmeyeceğim.

Yeter ki bana kıymayın.

 

Köpek gülerek:

-Bu zamana kadar aklın neredeydi?

Tanıştığımızdan beri sinir ediyorsun beni, demiş.

 

Kedi tekrardan:

-Affetsen beni ne olur yani?

Sen de sürekli kıskandın beni.

 

Köpek:

-Ben belki kıskandım seni,

Ama içten içe seviyordum seni.

 

Kedi biraz üzgün bir şekilde:

-Aman diyim köpek efendi

Ben de severdim sizi.

 

Köpek iyice sinirlenmiş:

-Yalana bak seviyormuş beni!

Bu zamana kadar aklın neredeydi?

 

Kedi:

-Çok haklısın bir daha olmayacak.

Bu evde artık hep huzur olacak.

 

Sese uyanan muhabbet kuşu:

-Ne konuşup duruyorsunuz orada?

Yatırmadınız bir yatağımda.

 

Köpek:

-Bak şunun haline kuş hanım,

Az önce neler diyordu,

Şimdi bana yalvarıyor.

 

Kuş sinirle:

-Siz kendi ayaklarınızla dolaşırken bu evde,

Ben hep sizi izledim bu kafeste.

Siz özgürsünüz daha ne istersiniz?

İyi anlaşarak mutlu olmayı deneseniz?

 

Kedi ve köpek pişman halde birbirine bakmış.

Kedi:

-Çok haklıymışsın kuş hanım.

Bu zamana kadar iyi anlaşmamamız ayıp.

Gel barışalım köpek efendi,

Uzatmayalım bu harbi.

 

Köpek:

-Doğru söylüyorsun kedi kardeş.

Bu alemde herkes eş.

 

Herkes hatasını anlamış ve o zamandan sonra o evde hiçbir zaman kavga olmamış.

 

''Kendi dertlerimiz bize çok büyük gelse de bu hayatta neler vardır dert denilecek. En ufak tartışmada çaresiz hissetmek yerine, çözüm yolu arayıp daha büyük bir dert bizi bulmadığı için şükretmek lazımdır. Ne demişler? ''Beterin beteri vardır.''

 

 

Kategori Masal/Fabl

(Feride,Müjgan ve Kamran'dan kaçmaktadır.Onlardan kurtulmak için eve doğru ilerler.Evin önüne geldiğinde Aziz eniştesine rastlar.)

 

AZİZ BEY:(Şaşkın bir yüz ifadesiyle)Kız,ne o çehre? Pancar gibi kızarmışsın!Biri mi kovaladı?

FERİDE:(Sinirli bir gülmeyle)Ne münasebet enişte!

   (Feride eğer odasına giderse Müjgan'ın ve Kamran'ın onu yakalayabileceklerini düşünür ve arka bahçedeki salıncağın etrafına doluşmuş komşu çocuklarının yanına gider.)

  FERİDE:(Bir gözüyle Müjgan'ın ve Kamran'ın gelip gelmediğini kontrol ederek)Hepiniz kenara sıralanın, ben sizi birer birer sallayacağım.

  (Feride çocuklardan birini yavaş yavaş sallamaya başlar.O arada Müjgan ve Kamran bahçeye gelirler.)

  (Müjgan çok koşmaktan dolayı nefes nefesedir.Bu arada çocuklar"Bizi de,biz de "diye bağırışmaya başlarlar.)

  (Feride çocukları daha hızlı sallamaya başlar.O anda evin penceresinden Feride'nin teyzesisin sesi duyulur.)

BESİME HANIM:("Beni de,beni de"diye bağıran çocuklara dönerek)Onların da biraz gönlünü ediver.canım.

FERİDE:(Sinirli bir sesle)Teyze böyle söylüyorsun ama düşerlerse bir yerleri kırılırsa sonra beni haşlarsınız.

BESİME HANIM:A kızım,çocukları düşürmek şart değil ya!Yavaş sallayıver.

FERİDE:Teyze,bilmez gibi söylemeyin,rica ederim.Kırk yıllık Çalıkuşu'nı daha tanımadınız mı? Bana güven olur mu? Uslu uslu başlarım sonra salıncak gidip geldikçe şeytan yavaş yavaş dürtüşler"Haydi ,haydi. Biraz daha, biraz daha"diye.

(Feride,kuzeni Müjgan ile  konuşmamak için sürekli çocuklarla konuşmaya,onlarla oyun oynamaya devam ederken Kamran ile karşılaşır.)

FERİDE:(Alaycı bir sesle)Haydi küçük,şimdi sıra Kamran ağabeyinde,o seni daha yavaş sallar.Yalnız fazla kıpırdama çünkü nazik kolları seni zapt edemez. İkiniz de düşersiniz.

KAMRAN:Eğleniyorsun öyle mi yaramaz?Şimdi görüşürüz,beraber sallanacağız.

    (Kamran ceketini çıkarır ve Müjgan'a fırlatır.)

BESİME HANIM:(Pencereden heyecanlı ve korkmuş bir sesle) Aman,Kamran, çocukluk etme. O canavarla başa çıkamazsın, bir yerini kırar.

     (Çocuklar salıncağın yanından uzaklaşırlar ve Kamran ve Feride salıncağın yanında yalnız kalırlar.)

MÜJGAN:Ne bekliyorsun Feride? Korkuyor musun?

FERİDE:(Utangaç bir tavırla)Ne münasebet!

(Feride salıncağa biner ve Kamran ile birlikte sallanmaya başlarlar.)

(Feride gitgide hızlanan salıncakta Kamran'ın büyüsüne kapılmaya başlar.)

FERİDE:(Alaycı bir sesle)Pişman olmaya başladınız mı acaba?

KAMRAN:(Gülerek)Kimin pişman olacağını görürüz.

(Salıncağın çok fazla hızlanması üzerine Besime Hanım telaşlanmaya başlar.)

BESİME HANIM:(Telaşlı bir sesle)Yeter,yeter!

KAMRAN:Yeter mi Feride?

FERİDE:Onu size sormalı.

KAMRAN:Benim için hayır.Senin beni sevdiğini öğrendikten sonra yorulmama imkân yok.

(Feride'nin dizlerinin bağı çözülmeye başlar.)

KAMRAN:(Mutlu bir sesle)Ben buraya senin için geldim Feride.

FERİDE:İnelim artık,düşeceğim.

 

KAMRAN:(Umursamaz bir tavırla) Hayır, Feride. Benimle evlenmeye razı olduğunu söyleyene kadar seni bırakmam.

Kategori Çalıkuşu
Cumartesi, 29 Nisan 2017 23:42

GÜMÜŞ KANAT

 

 

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak diyarların birinde şirin mi şirin bir köyde yalnız bir çoban yaşarmış. O kadar iyi, o kadar dürüst bir çobanmış ki köydeki herkes ona hayvanlarını gözleri kapalı emanet ederlermiş. Bu çobanın bütün varlığı küçücük kulübesi ve ailesinden kalan ahşap bir sandıkmış. Bu sandığın içinde de kapağını bir türlü açamadığı bir kutu varmış. Çoban, şafak sökmeden hayvanlarla meraya koyulur akşam olunca da köye dönermiş. Hayvanları sahiplerine teslim ettikten sonra işini dürüst bir şekilde yapmanın mutluluğu ile evinin yolunu tutarmış.

Günlerden bir gün merada hayvanları otlatırken kulağına garip bir ses gelmiş. Sesin geldiği tarafa yönelmiş ve etrafına bakınmış. Fakat etrafında hiçbir şey görememiş. Bakınmaya devam ederken gözüne bir parıltı ilişmiş. Parıltıya doğru ilerlerken gözlerine inanamamış, bir tuzağa sıkışmış gümüş kanatlı bir kuşu çırpınırken buluvermiş. Böyle bir kuşu hayatında ilk defa görüyormuş. Kuş bana yardım et dercesine çırpınıyormuş. Çoban kuşu tuzaktan kurtarmış. Kuşun kanatlarını bir bez parçasıyla sarmış ve hayvanları sahiplerine bıraktıktan sonra gümüş kanatlı kuş ile evine dönmüş. Özel bir merhem hazırlayarak onun kanatlarına sürmüş. Kuş günden güne iyileşmeye başlamış. Zaman ilerlerken çoban bu gümüş kanatlı kuşa iyice bağlanmış. Kuş da çobana minnettarlığını göstermek için çoban geldiğinde sürekli onun etrafında kanat çırpıp duruyormuş. Bir gece çoban garip bir rüya görmüş. Rüyasında ahşap sandık içindeki kapağını bir türlü açamadığı kutunun başında gümüş renginde saçları olan güzel bir kız duruyormuş. Kız hafif bir dokunuşla kutuyu açmış ve sonra ortadan kaybolmuş. Sabah uyandığında, çoban rüyasının etkisiyle ahşap sandığa yönelmiş. Bir de ne görsün ahşap sandığın içindeki kilitli kutu ağzı açık ve içerisinde bir gümüş tüyle duruyormuş. Bütün bu olanların gümüş kanatlı kuşla bir ilgisi olduğunu düşünmüş; etrafına bakınmış ama kuşu görememiş. Çaresiz tüyü alarak meranın yolunu tutmuş. Hayvanlar otlarken bir ağacın altına oturmuş ve yanında taşıdığı gümüş tüye bakıp dalmış. O esnada birden karşısında siyahlar içinde yaşlı bir adam belirivermiş. ‘ Tüyü bana ver o bana ait.’ diyerek çobanın elinden tüyü almış. Birden tüy havada rüzgârın da etkisiyle döne döne yükselmeye başlamış. Derken gümüş tüy birden gümüş kanatlı kuşa dönüşüvermiş. Çoban sevinç içinde kuşu ellerine almış. Yaşlı adam ile çobanın mücadelesi gümüş kanatlı kuş üzerindeki sihri bozmuş ve onu genç bir kıza dönüştürmüş. Bu kız aslında çobanın rüyasında gördüğü kızmış. Çobanın gümüş kanatlı kuş ile arasındaki gerçek bağ ve sevgi sayesinde yaşlı adam yok olmuş. Gümüş saçlı kız, yaşlı adam yüzünden senelerdir bir kuş olarak yaşadığını ve ancak gerçek sevginin bu sihri bozabileceğini çobana anlatmış.

 

Çoban ile güzel kız, aralarındaki güçlü sevgi bağı ile birlikte bağlandıkça bağlanmış ve aralarındaki sevgi her geçen gün biraz daha büyümüş. En sonunda evlenme kararı almışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

Kategori Masal/Fabl
Cumartesi, 29 Nisan 2017 21:56

Ey Ataların Atası Sana Layık Mıyız

Yoktan var ettin bu ülkeyi

Kazandırdın bu halka istiklali

Yeniden yarattın koca memleketi

Ey Ataların atası sana lâyık mıyız

 

Hain    dediler öldürün dediler

Ama seni yolundan döndüremediler

Savaştın onlarla seni yenemediler

Ey Ataların atası sana lâyık mıyız

 

Cumhuriyeti bahşettin bu halka

Verdin seçme hakkını onlara

Yoktu memlekette para

Ey Ataların atası sana layık mıyız

 

 

Açtın çiftlikleri yücelttin çiftçiyi

Yoktan var ettin bu ülkeyi

Bilim dedin gördün geleceği

Ey ataların atası sana layık mıyız

 

Olmaz dediler olur dedin

Bu ülke için  çok didindin

Herkese kendini sevdirdin

Ey ataların atası sana layık mıyız

 

Mustafan vardı eklediler Kemal

Yoktur sana benzer emsal

İşte sensin Mustafa Kemal

Ey ataların atası sana layık mıyız

Kategori Şiir
Perşembe, 27 Nisan 2017 22:19

ÇALIKUŞU’NA FARKLI BİR SON

 

          Feride güzelliği yüzünden her gittiği yerden ayrılmak zorunda kalıyordu.Buna sevinse mi üzülse mi karar veremedi.Güzelliği her gittiği yerde dillere destan olsa da kaderi tam zıttını yüzüne gerçeklerin bir tokatı olarak vuruyordu.Hani derler ya Allah çirkin bahtı versin diye Feride şu an tam da ona muhtaçtı.Artık yorulmuştu hem ruhen hem bedenen.Bedeni dinlendirmek kolaydı ya ruhu? Gururuyla kalbi o kadar çelişiyordu ki adeta savaş içindeydiler.Aşkının bedelini ruhuyla ödüyordu, giderek ruhsuzlaşarak. Ruhsuz bir bedende kalbi can çekişiyordu, bu sefer hem  zihnine hem ruhuna sıkışmıştı.Bu savaşta ya kalbini kaybedecekti ya da gururunu. Belki de ruhunu...Halbuki ruhunu Kamran’ın o çimen yeşili gözlerinden boşluğa sallandırmamış  mıydı? Gözlerini onun gözlerine değdirmeye her ne kadar cesaret edemese de şu an istese de o yeşillerinde boğulamayacağını bilmek  ayrı bir acı veriyordu. Gözlerinin yeşilinde boğulmak...*Ne kadar sadistçe dimi? Aşk işte acıyı da sever ağlatmayı da. Sadisttir bir o kadar narsist.*  Şu an öyle bir savaş veriyordu ki içinde nefret etmesi gereken adamı özlediği için  utanıyordu.

Ne kadar unutmak istesem de seni, çok uğraştım inan unutamadım. Belki de unutmak istemedim. Gözlerimi her kapattığımda karşımda sen varsın, gözlerin var.  Sanki göz kapaklarıma gülüşünü yapıştırmışlar.Her yumduğumda gözümü sen varsın. O beni gıcık eden, deli gibi kıskandığım gülüşün...

Canını yakacak kadar sızlayan şu an kalbi miydi, yoksa gururu mu? Bunları kendine her itiraf ettiğinde gururu daha da hırslanıp körükleniyordu.''İntikamımsın Kamran içimde biriktirdiğim.''

Baş ucundaki alarm çalmıştı.Ne  önemi varsa zaten yine uyumamıştı tüm gece.Munise'yi de hazırlayıp okula doğru yol aldı, kafasında onlarca kelimeyle savaş vererek. Okuldan çıktığında Munise'yi sınıfında görememişti ve tahmin ettiği gibi yine okulun karşısındaki postahanedeydi. Ordaki yaşlı amcayla sohbet ediyorlardı.Yaşlı amca Munise'yi pek bir  severdi ama sanki Munise ondan bir şeyler saklıyordu.Bu aralar çok sık bir şeyler yazıyordu kağıtlara Feride'ye şiir falan diyordu ama diğer gün o kağıtlar yok oluyordu. Neyse yakında anlaşılırdı zaten.Eve gittiğimizde Munise yanıma yanaştı:

-Sana bir şey vericem ablacım ama ağlamayacaksın söz mü?

Onu kaçırmamak için usulca tamam dedim ve arkasından bir zarf çıkarıp verdi.Açtım, okudum, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum ama mektuptaki son cümleyi okuduğumda kendimi tutamadım. Munise'ye olan sözümden dolayı  kendimi hemen başka odaya atarak sessizce orda ağlamaya başladım. Son cümlesinde 'Beni annen bildiysen bari çokta uzak olmayan ölümüme gel son görevini yap, ölüm döşeğindeyim.' yazıyordu.  Nasıl giderdim gururum buna el verir miydi? Ya annem gibi gördüğüm teyzem?Kamran yüzünden ona da ne acılar çektirmiştim zaten. Odadan çıkıp hazırlanmaya başladım. Gidecektim. Munise'yi de alarak yola koyuldum.Yolda bana teyzemle bir aydır mektuplaştıklarını anlattı. Ona kızsam mı teşekkür mü etsem bilemedim. Büyüyüp kocaman olmuştu ve artık sırlarımı da biliyordu. Bir gün günlüğümü okuyup öğrendiğinde anlatmak zorunda kalmıştım, gerçi zaten anlatacaktım ama geçmişi yeniden yaşamaya cesaretim yoktu.Bunları düşünerek sonunda eve geldiğimizi fark ettim. İçeri adım atmamla beraber dedikodular başlamıştı. Arkamdan giren Munise'yi de görür görmez iyice çirkinleşmişti kadınların sözleri. Artık alışmıştım.Ben yabancı şehirlerde bir kadının erkeğin korumasına ihtiyaç duymadan nasıl yaşanacağını, dedikodulara mahal vermeden gözlerine sokmuştum. Burda iki üç sokak kadınının sözleriyle yılmayacak hale gelmiştim.Doğruca teyzemin odasına yöneldim.Yanlışlıkla bile olsa Kamran’ı görmeye hazır değildim. İçeri girdiğimde teyzem yirmi yaş yaşlanmıştı sanki. Ah be teyzem pamuk yüzünü, anne gibi kokan tenini, saçlarımı okşayan ellerini ne çok özlemişim! Beni görür görmez ilk önce şaşırmıştı daha sonra meleklerin bile tapacağı o güzel gözlerinden inci taneleri aralıksız düşmeye başladı. Kaç saat kollarında kaldım bilmiyorum. Teyzem uyuduğunda odadan çıkıp bahçeye indim. İnmez olaydım,oradaydı işte. O da beni gördü. Gözlerinde ilk hasret vardı sonra pişmanlık daha sonra...Gözlerini kaçırdı.

Neden hala seviyor gibi bakıyordu.Gizlice,bakışlarını saklayarak.Seviyor gibi bakmak...Belki de ben yanlış anlıyorum.**Türemişliğin suçu ne insanlar kirletiyorsa anlamı?Her bir harf hak ister ahirette kelime katili insanlardan.** Sen bana bakmıyordun Kamran, ben baktığın yere denk geliyorum hepsi bu.

Kamran,onu görünce  kalbine dolanan düğümle savaş vermeye başladı.Aşk görmek değil, özlemekmiş. Ne çok özlemişim seni be huzurum. Ordaydı işte, gözlerinin içine bakıyordu.Gözlerimi kaçırdım hemen. Bakmaya korkuyorum gözlerine,yine bakışlarını esirgersin diye. Her gözlerin gözlerimi bulduğunda, ciğerlerimde nefesi arıyor olsam da gözlerinde boğulmak istiyorum.İnsan öleceğini bildiği halde ölümü ister mi? İster. Eğer sevdiğinin gözlerinde nefessiz kalıyorsa ister çünkü biliyordur sonunda sevdiğinin dudaklarının arasındaki nefes ona bir ömür boyu yetecektir.

Feride'nin gururu bir yandan öfkeyle içindeki savaşı ayaklandırıyorken kalbi ise içindeki sönmüş alevi körüklüyordu.Yoksa sönmemiş miydi? Tekrar baktığımda Kamran yoktu. Ben de beni en iyi bilen yere gittim. Çalıkuşunun yuvasına,küçükken tırmandığım ağacıma. Gittiğim de Kamran oradaydı.

Tekrar başa döndük.Çıkışımız yok mu bu karanlıktan,çıkışım yok mu karanlığından? Labirentteyiz sanki, aynı yerde dönüp duruyoruz. Ne çıkışı bulabiliyoruz ne  birbirimizi ne de birbirimizi bulmaya çabalıyoruz. Birbirimizden kaçmak için aynı yere gelmişiz halbuki.Ne tesadüf!

Kamran bana doğru gelmeye başladı.İçimdeki gurur çek git dese de kalbim kanadının kırık olmasını umursamadan çırpınıyordu.Ya ruhum o ne alemdeydi?

-Feride..

-Kamran...git

-Feride'm.Beni bana sensiz bırakarak gittin.Ve ben gittiğinde arkanda bıraktığın enkazın altında kalan sayısız nefesleri saymayı öğrendim.Ve yine sende öğrendim dokunmadan sevebilmeyi, dokunmadan gözkapaklarından öpebilmeyi.Mesela susmayı da senden öğrendim. Sessiz çığlıkların arasında sessizliğin en sevdiğim ses tonundu. Ben senden ne çok şey öğrendim. Sen bana ne çok şey öğrettin bilmeden.Ama öğrettiklerinle arkanda koca bir cahil bıraktın.Sensizliği öğretmedin ki...Sana ihtiyacım varken bana sensizliğe muhtaç  kalmayı öğretmedin ki. Yapamadım. Kusuruma bak, bak ve gör eserini. Ah bir bilsen sensizliği ya da hiç bilmesen sensizliğin sessizliğini.

Nefes alamıyordum.Ya da bana yetmiyordu. Sözleri her bir hücreme işlerken kalbim çölünde bulduğu suya koşuyordu. Gururum...Gururum bir köşeye sinmiş, mağlubiyetini izliyordu. Hayır  bu kadar kolay değildi.Sadakat belki bazıları için dünyadaki en önemli şey olmayabilir ama aşkta sadakat yoksa aşk da yoktur.Daha doğrusu aşkın bir önemi yoktur.Şimdi onu affetsem o kadar yıl çektiğim acılar yok olacak mıydı?Yok olmayacaktı belki ama unutacaktım. Peki ya kadınlık gururum? Aynı şeyi ben yapsam beni kendileri kovarlardı evden.Peki Kamran yapınca ne oldu? Biri onu cezalandırmalıydı. Bu ben mi olmalıydım?  Evet,

alnımı alnından çektim

-Hadi çektiğim acıların,içimde verdiğim aşkımla gururum arasındaki savaşın,sizin de adlandırdığınız şekilde 'kadın başıma' el şehirlerinde ne yaşadığımı da kelimelere döksene.Ben yapamıyorum bari sen yap.Çok acı çekiyorum.Sırf aşkıma ihanet etmemek için kimseyle evlenmedim, kaçtım ilçe ilçe ,şehir şehir. Ben sana kızgın değilim artık. Senin de zatın zahmet edip bana kırılmasın.Artık seninle biz düşman bile değiliz

-Ben de senden başkasına gönül vermedim.Neden beni dinleme den gittin be Çalıkuşum.Sen o kadar temiz ve safsın ki anlayamadın. O yaşadıklarım geçmişteydi. Sana getirilen mektup çok eskiden geçmişte yaşadığım bir ilişkidendi.Seninle evleneceğimi duyup bu oyunu kurmuşlar. Ah be bana  huzur verenim neden kanıp gittin? Beni dinlemeden çekip gittin.Sen şehir şehir gezerken ben durdum mu sanıyorsun? Hep peşindeydim.Sana evlenme teklifi edenlerle bizzat ben konuştum.Gerek de yokmuş zaten, hepsini reddediyordun.

 

Ne diyecektim şimdi ben, onca yılı onsuz geçen onca yılı nasıl geri getirecektim. Teyzem yeniden birlikteliğimize o kadar sevinmişti ki neredeyse ayaklanacaktı.Ama bunun olamayacağını herkes ne yazık ki biliyordu.Biz de teyzem bir an önce mürüvetimizi görsün diye evlendik.Munise'yi bırakmadım tabii ki  ben bıraksam Kamran bırakmazdı o da Munise'yi çok seviyordu.Teyzem düğünden bir ay sonra vefat etti.Aynı hafta çocuğumuzun olacağını öğrendik.Bu bebek bizim bir nebze de olsa acımızı hafifletmişti. Belliydi bundan hayırlı evlat olacağı. 

Kategori Çalıkuşu
Perşembe, 27 Nisan 2017 21:45

Zamanı Sevmek

 

Uçar gider hep elimizden, hiç yakalayamayız onu. Bir bakarız sabah olmuş uyanmışız, bir de bakarız ki gece yatma saati gelmiş, aa ne çabuk! Bir bakarız kundakta bir bebek, bir bakarız ölüm gelmiş kapıda bekliyor, e daha yaşayacaktım ben, ne çabuk geçip gitti zaman? Geceler, gündüzler; kışlar, yazlar; seneler art arda sıralanıp gider, biz öylece bakakalırız. Peki ya neden, bir yolu yok mudur zamanı doğru kullanmanın? Ne yapmak gerek? Ajanda kullanmak mı, alarmlarla yaşamak mı, çalışma programı yapmak mı? Bana sorarsanız hiçbir değeri yok tüm bunların. Robottan farkımız kalır mı böyle yaşarsak? Kaldı ki bir dakika sonra yaşayacağımızın garantisi yokken yıllar sonrası için planlar yapmak ne işe yarar? Kader bizim ajandalarımızı okuyor mu?

Zamanı verimli kullanmanın yolu, severek yaşamaktır. Yaptığımız işi seversek, işimize dört elle sarılır, daha çabuk bitiririz. Ailemizi seversek, ailemize ayıracağımız zamanın değeri artar. Kışı seversek, daha hızlı geçer ve güneşli günlere daha çabuk kavuşuruz. Bir çiçeği seversek, daha hızlı büyür. Bir kitabı seversek, bir çırpıda okuyuveririz. En önemlisi de yaşamayı seversek, ömrümüz daha hızlı geçer, sıkılmaya, üzülmeye, hastalanmaya vaktimiz kalmaz.

           Sevgi her şeyin başı olduğu gibi zamanı doğru kullanmanın da başında gelir bence. Benim sizlere tavsiyem, yaptığınız her işi severek yapmaya çalışın. Hem yaptığınız iş güzel olur, hem siz iyi hissedersiniz, hem de daha hızlı yapacağınız için zamanınız size kalır. Herkese sevgi dolu günler dilerim

Kategori Deneme
Perşembe, 27 Nisan 2017 08:12

Sevgi Demek

      Sevgi demek hayat demektir, yaşamaktır. İçinden geleni sevdiğine karşılıksız yapmaktır. Sevgi kalemlerin yazmaya gücü yetmediği, uçsuz bucaksız yoldur. İki satıra yazamazsınız, yazsanız anlayamazsınız.
     Siz dünyada sevginin anlamını yanlış anlamışsınız. Sevgi demek merhamet demektir. Kendinden bir parça sevdiğine vermek demek, sevdiğin için sevdiklerinden vazgeçmek demektir. Yeri geldiğinde ruhunu mısralarında bırakmak, hissetmektir. Annenizin, babanızın size sarıldığı anda hissedilen masum duygudur. Sevgi bazen bir tebessüm bazen de gözlerinizin içinden gelen umut ışığıdır. Bilir misiniz her şeyden yoksun bir kişinin en büyük eksiği sevilmektir, her daim soğuğu hisseden birinin tek isteği sevmektir. İçini ısıtacak sevilendir. Sevgiyi kalbinizden bırakmayın, hiç küsmeyin. İki elinizin arasındayken yakalayın. Ve onu yüreğinizin en derinine bir kenara yerleştirin. Çünkü bir defa bıraktığınızda birdaha yakalamak çok zordur.
    Sevgiyi taşımak için önce gerçek bir kalp gerekir. İçine bir tutam fedakarlık katmak için. Her insan güzel sevemez. Gözlerinin içine baktığında iyiki diyemez ama her insan sevgiyi, sevilmeyi hakeder. Aslında satırlarımda anlatmak istediğim sevgi tam karşınızda. Sevgi sizin o güzel ruhlarınızda, sizdedir. Belki hemen yanınızda, sol yanınızdadır. Nasıl yaşamak için oksijen gerekse hayata sağlam ve doğru adımlar atabilmek için de sevgi gereklidir. Sevgi hayata sımsıkı tutunmamızı sağlar. Sevgisiz hayat sonbaharda dökülen kurumuş bir yaprağa benzer. Gün geçtikçe parçanalanır, bölünür ve yok olur. Şimdi etrafınıza bakın sevgiyi yakalayın, sımsıkı sarılın ve onu asla bırakmayın. Bakın. Tam sol yanınızda. 
     "Sevgi, acılara merhem, derdine tek derman olan, değerini sevdiklerinin yanında hissettiğin hep içinde kalan heves..."
 
     BOL SEVGİLİ NOT: Kalemimin mürekkebinin bittiği yere kadar yazabilirim. Sevenleri de sevilenleri de hep sevilmeyi bekleyenleri de hatta gidip gelmeyenleri de. Seni de yazabilirim. Senin de ruhuna biraz değinebilirim, derdine kalem olabilir, sevgiyi kalemimin kalbinde götürdüğü yere kadar işleyebilirim. Günler geçer, aylar geçer peki senin sevginde uğrar mı mısralarıma, mevsimlere karışarak? Gelir misin yaz yağmurlarıyla yeniden?
Kategori Deneme
Çarşamba, 26 Nisan 2017 17:20

BANA GÖRE

            http://www.cocukaileegitimi.com/2017/03/04/cocuklarimiz-neden-bu-kadar-cabuk-sikiliyor-hayal-kirikligina-ugruyor-ve-hic-bekleyemiyor/ 

            Edebiyat öğretmenimizin yukarıdaki linki sınıf grubumuza atması ve bizden yorum yapmamızı istemesi sonucunda ben de kendimi aşağıda okuyacaklarınızı yazmış olarak buldum.  

            Belki benim de içinde olduğum günümüz çocuklarının hem sosyal hem akademik hem de ruhsal açıdan bir çöküş içerisinde olduğu söyleniyor. Bu durumun üzerinde ebeveynlerin etkisine ne kadar üst düzeyde bakılsa da onlardan önce teknolojiyi bunun için kullanan, dünyadaki sistemleri özelikle bu hale getiren insanlar varmış gibi görünüyor.

            Çocuklar bir şeyler yapmaya üşeniyor, sanal dünyayı daha ilgi çekici buluyor, istedikleri her şeyi aileleri hemen yapıyor, hiçbir şeyi beğenmiyor, ebeveynlerini dikte ediyor, tek düşündükleri eğlence, sürekli ekrana bakıyorlar... ve bunlar gibi birçok iddia daha. Bana kalırsa bunun suçunu doğrudan ailelere ya da çocuklara atmak çok kolay ama çocuklara belirli günlerde bilgisayar izni/yasağı vererek bir şekilde ona erişmenin çok önemli olduğuna inandırıp bazı boşlukları onunla doldurmalarını sağlıyoruz.

            İnsanlara çocuklarına sınır koymaları öğütleniyor ama bundan önce o çocuğa kendini tanıması öğretilip bununla birlikte kendini nasıl geliştirmek istediğini keşfetmesi sağlanırsa söz konusu çocuk sınırlarını kendi başına koyabilecek. İstediği şeyi anında verdiğinizde sıkıntı oluyorsa siz de onu yine kendi başına elde etmesini sağlayın; isteğini ölçsün, gerçekten ihtiyacı varsa ya size tekrar başvurur ya da yapabiliyorsa yapar. Bir şeyleri beğenmeme konusunda da örneğin bence bir çocuk bir yemeği beğenmek zorunda değil, ihtiyacı varsa yer elbette ama beğenmediğini söylemesi yanlış olmamalı. İletişimse her bireyin aile ortamı, kendine güveni vb. durumlara göre farklılık gösterir. 

            Son olarak Türkiye gibi bir ülkede çocuğunuz bir şeylerin farkına vardıkça zamanını daha verimli geçirmek isteyecektir zaten. (Kiminin verimli zaman geçirmek anlayışı da sadece mutlu olmak, bırakın herkes istediği gibi mutlu olsun.)

 

 

Kategori Deneme
Salı, 25 Nisan 2017 21:34

BEKLENMEDİK OLAY

       Günlerden bir gün Ayı Yogi ve arkadaşları internet kafede bilgisayarda oynamışlar. Ayı Yogi’nin babası uçan arabasıyla oğlunu almaya gelmiş. Ayı Yogi arkadaşlarıyla bir öz çekim yapmış. Babasıyla eve giderken yolda kırılmış ağaçlar görmüşler. Garip olayların yaşandığını fark etmişler. Hemen eve gidip akıllı telefonundan haberlere bakmışlar. Haberlerde de garip olayların yaşandığını  duymuşlar. Hemen ailecek korunma yerlerine gitmişler.

        Ayı Yogi arkadaşlarını düşünmüş. Nerede, ne yaptıklarını çok merak etmiş. Camdan dışarı bakarken dev robotların şehri istila ettiklerini görmüş. Arkadaşlarını kurtarmak için babasına dışarı çıkmaları gerektiğini söylemiş. Hemen internet kafeye doğru yola çıkmışlar. Yolda çok fazla enkaz varmış. Ayı Yogi arkadaşlarını çok merak etmiş. İnternet kafeye geldiklerinde arkadaşlarını görememiş ve çok endişelenmiş. Hemen ilerisine bakmış ve arkadaşlarının istilacı robotların elinde olduğunu görmüş. Ne yapacağını düşünmüş ve aklına robotların ana merkezini yok etme fikri gelmiş. Ayrıca bu sayede dünyayı istiladan kurtaracakmış. Babasına bu görevi kendi başına yapacağını söylemiş. Babası da anlayışla kabul etmiş. Ayı Yogi hemen cebinden uçan kaykayını çıkarmış ve ana merkezi bulmak için uçmuş. Robotların ana merkezini bulmuş. Fakat burası çok iyi korunuyormuş. Nasıl geçeceğini düşünürken aklına çantasına koyduğu dinamitler gelmiş. Dinamitleri ateşleyip hemen kapının önüne koymuş. Kapıyı patlatarak içeri girmiş ve lazer silahıyla ana merkezi patlatmış. Hemen internet kafeye dönmüş.

         Arkadaşlarını robotun elinden almış ve herkes ona teşekkür etmek için sıraya girmiş. Ayrıca ödül olarak da kupa ve madalyon vermişler. Ayı Yogi çok mutlu olmuş. Arkadaşları bir kez daha onun kendilerini ne kadar çok sevdiğini ve kendileri için neler yapabileceğini anlamış.

Kategori Masal/Fabl

Yarın yola çıkıyoruz. Munise ilk günlerde çok mutluydu fakat dünden beri onda tuhaf bir durgunluk hissediyorum.Yine de ne söylediysem inkar etmekte kararlı.

 Akşama doğru bir aralık Munise'nin ortadan kaybolduğunu fark ettim. Oysa tam şu vakitte beraber yol hazırlığı yapacaktık. Pencereden seslendim. "Hemen geliyorum abacığım!" diyen incecik sesi ilişti kulağıma. Cevap vermesine karşın ne yaptığını merak edip indiğim vakit karların arasında bir kadınla sarmaş dolaş olduklarını gördüm. Kadın benim bakışlarımı sezince peçesini bir çırpıda kapattı. Çekingenliğinden midir, Munise'ye bakışlarından mıdır bilmiyorum hemen anlamıştım annesi olduğunu. Güzel yavrum ne diyeceğini bilemeden şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Belli ki yanlış yaptığını düşünmüştü. Ağlamaya başlayınca: -Bunda ağlayacak ne var? Annen değil mi tabii ki göreceksin, dedim. Kadın ricamla peçesini açtığında beklediğimin tersine pek sade, genç, narin fakat çok yıpranmış biri duruyordu karşımda. -Hanımefendiciğim, belli ki bu küçük kızı büyütmek size nasip olmamış ancak emin olun evladım gibi sevdim Munise'yi, gittiğimizde aklınız kalmasın. Söylediklerim karşısında yavaş yavaş yüzü düşüyordu kadıncağızın. Gözleri Munise'den hiç ayrılmıyordu zaten. Munise'nin gözleri tekrar yaşlarla doldu. Zor duyulabilen sesiyle: -Abacığım beni bağışla ama bırak annemin yanında kalayım, dedi. Anlaşılan daha fazla şey söylemek istiyordu fakat gerekli kelimeleri bulamıyordu. Munise'yi, Zeyniler'de herkesin aşağıladığı bu kadına bırakmanın pek mantıklı olmamasına karşın bana yalvararak bakan gözlere dayanamadım.

            Uzun uzun konuştuk Munise'nin annesiyle. Ne koşulda olursa olsun okutacaktı kızını ve ben sık sık görmeye gelecektim. Munise'nin paltosunun cebine elimde olan paradan koyabildiğim kadar koydum. Tüm ihtiyaçlarını karşılayamaz ama biraz yardımcı olmuştur belki.

Kategori Çalıkuşu
Page 1 of 3